Yaz Okulu – Kuzguncuk, Üsküdar – 8 Temmuz 2009

12 Temmuz, 2009

(İlk  yazım- 12 Temmuz 2009)

Yaz  Okulları’nın  ülkemizde gelişimini tam olarak bilmiyorum.  Çocukluğumuzda  Yaz Okulları uygulamasının devletce, bir askerî disiplin içinde yapıldığının konuşulduğunu anımsıyorum.  Uzun yıllar yaşadığım Kuzguncuk Mahallesinde  1990′lı yılların ortasından başlayarak bugünedek  değişik uğraşıları olan kişilerin gençlere uygulamalı, eğlenceli, temel kuram/ kavram ve becerileri tanıtma amaçlı dersler vermeleri çabalarına katıldım, ders verdim.

Temel gözlemim;  gençlerin bu yaklaşımdan çok yararlandıkları gibi,  ders verenlerin de   çok şey öğrendikleridir. Yaz okullarını düzenleyen ve destek veren bütün kişi ve kurumları ve İlköğretim Okul yetkililerini kutlarım. Bu yılki yaz okulunda  “Beşiktaş Bilim Müzesi Gezi Yönetmeni”  olarak görev yaptım.  Geziden sonra yaptığım araştırmada öğrendiğim son şey – Ülkemizde  9 yıldan beri  Türkiye Bilim Merkezleri Vakfı” adlı bir kurum olduğu ve bir çok kurum ve kişinin  Futbol Maçları dışında bu kuruma da destek olduklarıydı.  Bu gurur verici ve umutlandırıcı bir olay.  Bugünkü durumumuzdan hoşnut olmayanlar, Türkiye Bilim Merkezleri Vakfı’na  destek vererek  bu uygulamanın yayılmasını sağlayabilirler.

Geziye 22 öğrenci ve 8 veli katıldı.  Mecidiyeköy ile Beşiktaş arasında, Fulya Mahallesinde olan Bilim Müzesi gezisinden otobüs şöförümüz de içinde, hepimiz çok memnun  kaldık.  Gezinin başarılı olmasında Merkezin yaş ortalaması 25′in altında olan rehber ve yöneticilerinin çok katkıları oldu. Onları da,  merkezi bu düzeye getirip, hizmeti sürdürenleri de kutlarım.

Gezimizin  başarısını yazı yerine görsel olarak tanımlamak daha kolay olacak.

Not-  Sevgili gençler,  aşağıdaki fotoğrafları tıklayarak onları büyütebilir, tekrar tıklayarak bir kez daha büyütebilirsiniz. Fotoğrafınızı almak isterseniz klavyede en üst sağ tarafta (prtsc sysrq – ekranı yazdır) tuşunu tıklayıp, ekranda gördüğünüz resmi bir fotoğraf  programı ile kopyeleyebilir ve resminizi bastırabilirsiniz.   Bu yazdıklarımı yapamazsanız, bir büyüğünüzden yardım alın.  Sonuçta kişisel fotoğrafınızı bastırın, hiç değilse bu anlattığım yöntemi öğrenmiş olun. İlerde kullanırsınız.

Bilim Merkezi, Şişli

Bilim Merkezi, Şişli

Yaz Okulu- Kuzguncuk, 2009

Yaz Okulu- Kuzguncuk, 2009

Yaz Okulu- Kuzguncuk 3

Yaz Okulu- Kuzguncuk 3

Yaz Okulu- Kuzguncuk 5

Yaz Okulu- Kuzguncuk 5

Yaz Okulu- Kuzguncuk 8

Yaz Okulu- Kuzguncuk 8

Bilim Merkezi, Şişli

Bilim Merkezi, Şişli

Bilim Merkezi, Şişli

Bilim Merkezi, Şişli

Yaz Okulu- Kuzguncuk 10

Yaz Okulu- Kuzguncuk 10

Yaz Okulu- Kuzguncuk 11

Yaz Okulu- Kuzguncuk 11

Yaz Okulu- Kuzguncuk B

Yaz Okulu- Kuzguncuk B

Yaz Okulu- Kuzguncuk C

Yaz Okulu- Kuzguncuk C

Yaz Okulu- Kuzguncuk D

Yaz Okulu- Kuzguncuk D

Yaz Okulu- Kuzguncuk E

Yaz Okulu- Kuzguncuk E


Yaz Okulu – Fatih İlköğretim, Güzeltepe-Üsküdar

29 Haziran, 2009

(İlk Yazım- Haz 2009)


Üsküdar Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) 2009′da   Çengelköy’ün ardında İstanbul Boğazına tam 1 km uzaklıkta, çok şirin bir okulda Yaz Okulu açmış.

Yaz Okulu - ÇYYD, Üsküdar

Yaz Okulu - ÇYYD, Üsküdar

Güzeltepe’nin dibindeki  vadide (Büyük Çamlıca Tepesi’nin kuzeyi) kurulu okulun iki yanında yeşillikler arasında yerleşimler yükseliyor.  Yeşil bir Anadolu Kasabası havasında, sessiz, sakin bir yer.

Bir ay süren Yaz  Okul’u sabah 10′da Spor Saati ile başlayıp, 11′de uygulamalı bir dersin ardından hafif bir beslenme molası ile devam ediyor.   Düzenli ve disiplinli bir sistem oluşturulmuş.

Fatih İlkögretim Okulu- Güzeltepe, Üsküdar 090626

Fatih İlköğretim Okulu- Güzeltepe, Üsküdar

.…………………………………………………………………………………………………………….

Çevre Başlığı altında “İstanbul Boğazı’nın Çevreye olan etkisi ve katkısı”nı işledim.  …………………………………………………

Akdeniz ve Karadeniz’in konumları nedeniyle yoğunluk farkları olduğunu anlattım.  Akdeniz’de buharlaşma çoktur, gelen tatlı sular (Nil, Seyhan, Ceyhan gibi)  ise azdır.  Karadeniz ise daha az buharlaşır, ayrıca tatlı su bağlantıları  (Tuna, Volga, Dinyeper, Kızılırmak gibi) çoktur.  Bu ayrılıklar nedeniyle  Karadeniz ve Akdeniz’de yüzmüş olan herkesin bildiği gibi Akdeniz göreceli olarak çok daha tuzludur.……………………………………………………………………………………………

Yukarıda anlatılan  nedenlerle daha ağır olan Akdeniz suyu, dipten Karadenizin dibine doğru akar.  Bileşik Kaplar Kuramına göre de bütün su yüzeyleri aynı kaldıklarından,  Karadenizin üst katmanı Akdeniz yönüne taşar.  Bu olgu Boğaz kıyılarında biraz dolananların dikkatini çeken Boğaz Akıntısını; İstanbul Boğazının bir nehir gibi Güney’e doğru akmasını oluşturur.  Aslında gördüğümüz üst katmanın akışıdır.  Boğaz’ın dip akıntısı ise Karadeniz yönündedir.

İstanbul’un artan nüfusu 1970′lerde Boğaz’ı bir çöplük gibi kullanmaya başlamıştı.  Öyle ki, Boğaz kenarında yiyip içilen herşeyin kalanı suya atılır, çevre yalı, apartman ve lokantaların  çöpleri de Boğaz’a boca edilirdi.  1980 sonrasında seçilen Bedrettin Dalan yönetimi, ‘dip akıntıyı kullanarak  İstanbul’un çöpünü Karadenizin dibine  taşıma/ atma yöntemi’ni seçti ve bunu uygulamaya koydu.  Bugün Marmara Denizinden başlayarak her iki yakadaki toplama ve deşarj noktalarından İstanbul’un pisliği basit bir elemeden sonra borularla dip akıntıya verilerek Karadeniz’in diplerine yollanmaktadır.

Karadeniz  bir zamanlar Haliç’in olduğu gibi “Çevre Çöplüğü”  olmuştur.  Almanya’dan başlayarak  Tuna’nın bütün çöpü ve pisliği de içinde olan  çöpler Karadeniz’in çevre ülkelerince Karadeniz’e boşaltılmaktadır.

Gençlere bu durumu ve de Çevre’nin temel sorununun  “tüketim ve israf” üzerine kurulu bir yaşam şekli olduğunu,  bu tüketim düzeyleri korunduğu sürece “kısıtlı olan birikmiş kaynakların”  bir daha gelemeyecek şekilde yokolacaklarını, ortaya çıkan çöplüklerin de temizlenemeyeceklerini”  anlatmaya çalıştım.

Derse katılan öğrenciler ve yaşları: Elif Aydın – 10, Murat Omacı-14, Onur Gümüş- 11, Mahmut Enes- 9, Yunus Eren-6, Kevser Adıgüzel- 11, Tuğçe Adıgüzel- 10, Ayşe Güldan- 10, Emre Kerem Durmuş- 12, Ozan Can Batman- 12, İbrahim İğdelioğlu- 8, Sunay Yılmaz- 2005, Ebru Kayo- 10, Buse Karaduman- 1999, Emre , İbrahim Deniz Aytaç- 9, Çetinhan Karaduman- 9, Billuse Tosun- 11, Oğuzhan Kaymak- 10, Kaan Samet Mocan- 9, Ayşenur Orakçı- 10, Gizem Bostan – 9.

Not-  Sevgili gençler,  aşağıdaki fotoğrafları tıklayarak onları büyütebilir, tekrar tıklayarak bir kez daha büyütebilirsiniz. Fotoğrafınızı almak isterseniz klavyede en üst sağ tarafta (prtsc sysrq – ekranı yazdır) tuşunu tıklayıp, ekranda gördüğünüz resmi bir fotoğraf  programı ile kopyeleyebilir ve resminizi bastırabilirsiniz.   Bu yazdıklarımı yapamazsanız, bir büyüğünüzden yardım alın.  Sonuçta kişisel fotoğrafınızı bastırın, hiç değilse bu anlattığım yöntemi öğrenmiş olun. İlerde kullanırsınız.

..


Türkân Saylan

18 Mayıs, 2009

(İlk yazım- 18 Mayıs 2009)

Bugün hep beraber Atatürk’lerimizden birini kaybettik.

Yıllardır  her hafta başı gelen “Denizce”  benim duygularımı fazlasiyle  yansıtmış;  Bu hafta başyazısı çok kısa ve öz olmuş.

.

Sevgili Hocamız Türkan Saylan’ı kaybettik

Başkalarının verdikleri görevlerle değil…!
Kendine verdiği görevlerle çevresine, herkese örnek olan
yaşamında ölümsüzlüğe erişen bir bilgeyi kaybettik.

Yasını değil, yolunu tutacağız.

Gün, herkesin kendine soru sorma günüdür.

Asıl üzülünmesi gerekenler,
kaybından dolayı üzüntü duyulmayanlardır

Denizce


Çaresizseniz,  çare “siz” siniz !

Çare için aşağıdaki satırları fare ile tarayın.

Omuz omuza, gönül gönüle ve daima birlikte,
ilkelerimizden ve hukuk devletinden asla ödün vermeden
Denizce

Lütfen derhal bir Sivil Toplum Kuruluşuna üye olun.
Üye değilseniz hukuk çerçevesinde tepkinizi koyun,
koyanlara destek olun.
Denizce


http://www.denizce.com/hafta0921.asp


Devletin Bilgilere Hepimize Eşit Olarak Açık mı?

15 Mayıs, 2009

(İlk Yazım Günü- 14 Mayıs 2009)

Bugünkü Gazetelerde, ilk olarak Vakit Gazetesinde yayınlanmış bir bilgi var;  Uğur  Dündar ve eşinin son 14 yıllık

14 yillik Ucus Bilgileri

14 yillik Ucus Bilgileri

yıllık uçuş bilgileri.   Bu bilgiler herkese açık mıdır?   Örnek olarak ben kendimin 10 yıllık uçuş bilgilerini alabilir miyim?   Bunun için nereye başvurmam gerekiyor.

Eğer kendi uçuş bilgimi alamazsam, bir gazete yasal olarak bu bilgilere ulaşabilir mi?

Sanmıyorum.

O  zaman Devlet yasal olmayan bu “belirlenmiş vatandaşların ipliğini pazara çıkartma eylemine”  neden aracı oluyor?   Bu mudur “saydam hukuk devleti?”

TBMM’de oturan her partiden vekillerimizden tek bir tanesi neden bu açık taşlama girişimine karşı çıkmıyor, çıkamıyor?

Biz vatandaşlar olarak aramızdan hedef seçilen bir kişinin özel bilgilerinin uluorta dağıtılmasına neden tepki göstermiyoruz?

Yazık!


Zaman Gazetesi ve Barış

29 Nisan, 2009

(İlk yazım 29 Nisan 2009)

Zaman Gazetesi’nin  29 Nisan Çarşamba günlü İnternet ana sayfasına aşağıdaki görünüm de yerleştirilmiş.  Görünüm sürekli yok, fareyi üzerinde tutarsanız ortaya çıkıyor, “aslında diyorum, ama  demedim de”  anlamına.

“Yakışıyor mu?” diye düşününce, yazıyı yazan Bülent Korucu kendine yakıştırmıştır sanırım.   Bay Korucu’nun bu topraklarda dostluk, anlayış, birlikte yaşamanın ana şartının “kendininkinden başka düşünce ve yaklaşımları tümüyle yok etmek” olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Yazık….

zaman-saygin-terorist-09429b

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ise bu tip davranışlarla daha da bir güçleniyor.  Aydınlık karanlıktan her zaman daha güçlü olmuştur, olacaktır.

Zaman Gazetesinin ürkek  ellerle çamur attığı günler  dönemini çabuk  aşmasını dilerim.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=842728


Karargah Evleri- Hedef Gösterme

22 Mart, 2009

(Yazım günü 22 Mart 2009)

22 Mart 2009, Pazar günlü Zaman Gazetesinde bir yazı dikkatimi çekti;  “Kayseri olayı ve Saadet Partisi”, yazarı  Hamdullah Öztürk.

“Yaklaşık yirmi gündür Kayseri’de bir şeyler oluyor.    Bir astsubay, Karargâh Evleri’nden tutuklu, yani Ergenekon davası kapsamında yargılanan Kur. Alb. Cengiz Köylü’ye yardım maksadıyla para toplanması için komutanının verdiği sözlü emri intranete girmekle itham ediliyor.

Bence cezaevinde bulunan bir insana para toplamanın hiçbir mahzuru yok. Suça bulaşmış olsa bile insan insandır. Dostlarının onu yalnız bırakmayarak rehabilitesi aynı zamanda içtimai bir vazifedir.

Nedense bu olay fazlasıyla abartılıyor. Sanık avukatı hukuk dışı uygulamalar, işkence, ilaç verme ve hipnoz gibi acaiplikler, asit kuyularıyla tehdit edilerek dikte edilen ifadeleri zorla imzalatmalar gibi bir dizi anormalliği günlerdir açıklıyor. Sanığın babası oğluyla görüştürülmüyor. Günlerce sonra görüştürüldüğünde babasına tepki veremeyecek kadar bitik durumda olduğu görülüyor. O günlerde aynı komutanın Kayseri esnafını tasnife tabi tuttuğu, savcıların evrakta tahrifat yaparak yargıyı yanılttığı  ve de mal varlıklarında kayda değer artışlar olduğu ortaya çıkıyor.

Karargâh Evleri’nin dahil olduğu Ergenekon davasında susan, hukukiliğe vurgu yapıp duran ve “Ergenekon Medyası” ismiyle anılır hale gelen gazetelerde bunca hukuk skandalı tek kelimeyle bile yer al(a)mıyor…..”

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=828467&title=kayseri-olayi-ve-saadet-partisi

Dikkat edilirse yazar Öztürk, sanık astsubayın adını anmıyor. Bu doğru bir yaklaşımdır. Suçu kanıtlanıp, yargılanmamış kişilerin adları yazılmamalıdır.

Konuyu guggılladığımda  birbirinden değişik bir sıra haber kaynağı gördüm. Aynı olayı değişik gazeteler değişik yönden ve de karşı bakışı yok sayarak ele alıyordu.

Karargah Evleri - Değişik Bakış Açıları

Karargah Evleri - Değişik Bakış Açıları

Birkaç gazete ordu içinde ışıkevleri olduğunu ve bir astsubayın resmi yazışmalarda kişisel görüşü doğrultusunda değişiklikler yaptığını yazarken, başkaları hedef saptırılıp bir astsubaya işkence yapıldığını yazıyordu.

Bir kaynak, “  …..Soruşturmanın …Tümgeneral Rıdvan Ulugüler adına düzenlenen iki sahte emirle başladığı öğrenildi. …., bir süre önce kendi imzasıyla bilgisi dışında “sahte emirler” dolaşmaya başladı. Bunun üzerine Ulugüler, inceleme başlattı. İnceleme sonucunda Astsubay Ali Balta, Orhan Güleç ve İsmail Dağ, “sahte belge düzenledikleri” gerekçesiyle gözaltına alındı. Olay hemen Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığı’na bildirildi.

… Edinilen bilgilere göre Balta şunları anlattı; …Denizli’de lisedeyken bir yıl kadar Işık Evleri’ne gitmiştim. Mezun olduktan sonra bir abimiz Kayseri’de Işık Evleri’nden kişilerin bize ulaşacağını söyledi. 2006′da Kayseri’deki birliğime katıldım. Birkaç gün sonra Tarık isimli şahısla tanıştım….. Daha sonra Yusuf, E.Ş. isimli biriyle geldi ve “Bundan sonra ev abiniz E.Ş. olacak” dedi. E.Ş. ev abimiz oldu ve Kırık Testi, Prizma ve Asrın Getirdiği Tereddütler gibi Fethullah Gülen’e ait kitaplar getirerek bize açıklamalarda bulundu…. Şubat 2009′da… Flash belleğin içeresinde bulunan belgeyi gönderebilmek için arkadaşımın çalıştığı amirliğe gittim. Flash belleği bilgisayara taktım. İçerisindeki yazıya DYS numarası aldım ve pek fazla evrak gitmeyen İhale Komisyon Başkanlığı’nı seçerek evrakı oraya gönderdim. Yusuf’la buluşup flash diski geri verdim. Bana “büyük iş başardın” dedi. Olay Çarşamba ortaya çıktı…..
http://www.turuncutime.com/news/129/ARTICLE/8534/2009-03-20.html

Bir konu ise çok dikkat çekici idi; Hamdullah Öztürk astsubayın adının başharflerini bile yazmaktan sakınırken gerek Zaman gerekse Samanyolu haberin başına iki ayrı  subayın fotoğraflarını koyuyordu. Sanki suçlular o subaylarmış gibi.

Zaman Gazetesi- Hedef Gösterme

Zaman Gazetesi- Hedef Gösterme

Karargah Evleri- Hedef Gösterme

Karargah Evleri- Hedef Gösterme

Zaman ve yandaşları ne yazık ki Türk Ordusunu gözü kara bir şekilde  hırpalamaya çalışmakta  ve subaylarını hedef göstermektedir. Bu çok yanlış bir tutumdur, en azından  yardım etmeye çalıştıkları astsubay’a  gösterdikleri özeni subaylarımıza da göstermelidirler.


Öz Sözler- 1

18 Şubat, 2009

(İlk yazım 17 Şubat 2009, Salı)

Bugün alışveriş yaptığım bir marketten dışarı çıkarken iki kişinin sohbeti dikkatimi çekti.

Biri yaklaşık 75 yaşlarında,  eğitimli ama solgun bir hanım, diğeri ise güvenlik görevlisi  idi. Yanlarından geçerken hanımın söylediği tek bir tümceyi tam duyabildim.

“Zenginlik nedir biliyor musun oğlum?” dedi ve devam etti, “zenginlik kimseye muhtaç olmamaktır.”

***************

Benim annem de 85 yaşındayken çok özlü bir tümce söylemişti.  Evde ikimiz karşılıklı oturuyorduk.  Bakışları benden uzaklaştı, uzakta bir noktada odaklandı ve çok sakin, kendi kendine söyler gibi yumuşak bir sesle, “Bir varmış, bir yokmuş” dedi ve sustu.  Aramızda uzun süren bir sessizlik  oluştu.

Ben 60 yaşıma kadar “bir varmış, bir yokmuş” deyimini sadece bir masal girizgâhı diye düşünmüştüm, bir hayat felsefesi değil.


Verimlilik Kavramı ve Önemi

9 Şubat, 2009

 

Verimlilik özetle “bir işi yaparken harcanan girdilerle sonuçta elde edilen işin karşılaştırılması sonucu edinilen bilgiye göre yapılan değerlendirmenin adıdır.”  Amaç en düşük girdi ile en fazla işin yapılabilmesidir.   Bu tanım her iş için bir oran olarak “üretilen mal ve hizmet tutarlarının,  bunların üretilmesinde kullanılan girdilere bölünmesiyle ortaya çıkar”.

Her bir kişinin ve toplumun zengin olabilmesi verimlilikten geçer. Bundan dolayı da bu konu ile yasa ile de desteklenmiş  ilgili bir kurumumuz , Millî Prodüktivite Merkezi, vardır.  İsminin  karışıklığı  (iki arapça bir fransızca/ingilizce sözcük) toplumumuzun geçirmekte olduğu kabuk değiştirme eyleminin bir sonucudur.  MPM bu konuyu kendi sitesinde hoş bir yazı ile irdelemiştir.

Konuyu çok kısa olarak bir örnekle anlatacağım.  Kuzguncuk’ta 3 katlı tarihi bir binayı onarıyoruz.  İşin sorumlusu olarak işçimizi işe başlarken verimlilik konusunda uyardım, konuyu ve sonuçta hepimizin fakir olmamızın temel nedenlerinden birinin bu olduğunu örnekler vererek anlattım. Şantiyeye biri elektrikli, bir basit makara olarak iki de kaldırma aygıtı aldım.  Elektrikli vincin yavaş olduğunu söyleyip, ötekini de basit bulup kullanmadılar.

Yolun başında binanın dış cephesini ören Ytong ekibi orta kattan yan arsaya doğrudan giriş olmasına rağmen binanın ikinci katını tamamen ördü. Daha sonra da zemin kattan malzeme çekilebilecek iki duvarı da öncelikli olarak bitirdi…… ve kendini hapsetti.  Geri kalan malzemenin bir bölümünü el ile iki kat yukarı taşıdılar. İş götürü idi, başındaki kişi taşıma sorunundan dolayı zarar etti.  Bu zararın neden oluştuğunu açıklayarak ödemedim.  Sonra konuyu şantiyede çalışan öteki kişilere dilimin döndüğünce anlattım.

Bugün ikinci katta tuğla baca örüyoruz.  Bacanın yapıldığı yere çıktım. Üç işçi var. Biri örüyor, iki kişi malzemeyi alttan yukarı el ile taşıyor; 6.5 metre yükseklik, yaklaşık 35 ahşap basamak.  İşi durdurdum.  Malzemeyi taşıyan bir işçiye kaç kilo olduğunu sordum. 60 kilo imiş. Aşağıdaki hesabı yaptım;

Kendisi 60 kilo, yukarı taşıdığı ağırlık 20 kg.  Bu durumda 20 kg bir yükü sadece bilek (makara ipini çekmek) veya parmak (vincin düğmesine basmak) ile kaldırmak varken, kendisi 60 kg yükü 6.5 metre aşağı indiriyor, sonra da 80 kg yükü 6.5 metre yukarı çıkarıyordu.

Yükleme ve boşaltma işlemi her halde yapılacaktı. Arada farklı olarak 20 kg’ı çıkarmak yerine; 60 kg’mın indirilip, 80 kg’mın yukarı çıkarılması vardı.

Özetle 20 kg yerine 140 kg taşınıyordu. Bu yaklaşık %14 verimlilik demekti. Başka bir deyişle 2 kişinin yapacağı bir işi 14 kişi yapabiliyordu. 

Batı zenginliğinin büyük bir bölümünü, ekonomik büyüklükte mal üreterek verimliliği arttırmasına borçludur.  Soğan bile doğrarken daha verimli yollar seçilmelidir. 

Verimli olabilmenin temel şartı yapılacak işi bir tüm olarak gözlemleyip, uygulanacak yöntemin üzerinde biraz düşündükten sonra planlı olarak işe başlamaktır. İkincil olarak da işlem sırasında gözlemi sürdürüp, daha iyi yolları uygulamaya koymak gerekir.

Kolay gelsin.


İş Yapmak/ İşin Tanıtımını Yapmak

8 Ocak, 2009

(Son güncelleme- 8 Ocak 2008)

Hayatta ‘iş yapmak’ ayrı şeydir, ‘reklamını yapmak” ayrı bir şey. Aslında her ikisini de gerektiği kadar yapmak gerekir.
Olmayan bir işin reklamını yapmak yanlıştır; “yalancının mumu yatsıya kadar yanar”. Yapılan bir işin reklamını yapmamak da yanlıştır. Yapılan iş hakkında çevreyi bilgilendirmek bir toplum borcudur. Kişi araştırmalı, öğrenmeli ve o bilgiyi yaymalıdır ki, bilgi onda kalmasın.

Dün Hürriyet’te ODTÜ, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden bir grup gencin yurtdışındaki başarısından sözediliyordu. Üç ayrı proje ile üç ayrı ödül almışlardı. Gurur duyulacak bir durumdu, yazıyı sonuna kadar okudum. Volitan adlı teknenin tanıtımını inceledim. Bu tekne aynı ödülü geçen sene de almıştı. Bu alışılmış bir durum değildi. Biri kişi üstüste aynı yarışı iki kez kazanabilir, çünkü her yarış ayrı bir çabadır. Aynı projenin bir ödülü yeniden kazanmasını hiç duymamıştım. O proje/ fotoğraf/ yazı/ film tekrar ancak başka bir yarışmada ödül alabilir. Onun için konuyu irdeledim ve hoş olmayan bir durumla karşılaştım.

IDA kısaltması genelde “Uluslararası Dizayn Ödülleri- International Design Awards” için kullanılır. Google’da bu ad aranınca yaklaşık 20,000 site çıkıyor. Tırnak içinde “Yeşil Nokta Ödülleri”- Yeşil Dot Awards” adlı kurumu arayınca  ise 3100 site çıktı. Bu kurumla ilgili 4 küçük bilgi;

1. 2006 yılında kurulmuş.

2. 2008de ilk ödülleri vermiş.

3. 6 kişilik bir jüri listesi var.

4. Yarışmaya girmek için 75 $ (Yaklaşık yüzon TL) ödemek ve 4 sayfalık internet üzerinden başvuru yapmak yeterli.

Green Dot Awards Katılım Şartları

Green Dot Awards Katılım Şartları

5. Birincilik alan firmaların bilgileri bir kitapta toplanıp, 22$’a satılacakmış.

Hürriyet’in haberine dönersek; 75 $’lık bir katılımla alınan ödüller “Tasarım otoritelerince “Çevre Oscarları” olarak kabul edilen yarışmada……. geliştirilen sıradışı çalışmalar ayrı ayrı değerlendirildi. Türk tasarım ekibi, 52 ülkeden 1000’in üzerinde projenin katıldığı yarışmada, en çevreci ulaşım aracı dalında “Volitan” adlı tekne tasarımıyla birinci, çevreci ürün grubunda “Su Kapanı” projesiyle ikinci olurken, kavramsal dalda da “Susuz Orman Yangını Söndürme Aracı” projesiyle mansiyona layık görüldü.” olarak tanımlanabilir mi?

Aslına bakarsanız, tasarımlar sahiden dikkat çekici.  Sunum yöntemleri de güzel.  Orta Doğu’lu arkadaşlarımız  ”tanıtım” yerine “iş” yapmaya çalışırsa çok daha başarılı olur kanısındayım.


Değerlerimiz 2 – Yaratıcı Güç

14 Aralık, 2008

(Yayınlanma günü- 14 Aralık 2008, Pazar)

Cumhuriyet Gazetesi’nin 14 Aralık  günlü Pazar Dergisi’nin yarısına geldiğim zaman içimi değişik bir duygu kapladı. Konular ve yazılar güzeldi; Ecevit Başbakanken “Hayata Dönüş” adı altında 32 kişinin nasıl yaşamdan koparıldığını anlatan bir film/  1936′da günümüzün Ergenekon Davası’nı anımsatan bir suikast savlamasının özeti/ Ayasofya ilgili bir yazı.

Benim dikkatimi ise başka bir olgu çekmişti; Türkiye ne kadar çok  yetenek ve beceri ile donanmış  azimli kişiler yetiştiriyordu!

*Özcan Alper, herhangi bir koleji bitirmeden hayat okulunda doktora vermiş ve 4 festivalde ödül alan bir film, Sonbahar’ı yapmıştı. (Cumhuriyet Gazetesi belirtmemiş, ben bilgilendireyim film şu an (Aralık 2008) gösterimde değil)

*Tahsin Aydoğmuş, Malatya’da başlayan hayat yolculuğunu İstanbul’da yerini bile bilmediği Ayasofya’da sürdürmüş ve sonunda bir eser (Ayasofya isimli fotoğraf kitabı )yaratmıştı.

*Şükran Yücel “Beceri beğeniyle beslenir – marifet iltifata tabidir” deyimini geçersiz kılarcasına inandığı çevirmenliğini sürdürüyor.

Bu kişileri sadece örnek olarak aldım. Geçen haftalarda da yetenekli, becerili kişileri okumuştum.   İstanbul’da aile ortamım nedeniyle görsel sanatlar dünyasını bildiğim gibi yayın dünyasını ve festivalleri de izliyorum.  Türkiye son 20 yıldır yoğun bir şekilde çok değerli kişiler yetiştiriyor.  (Bunun yanında büyük bir çoğunluğun ise ‘mış gibi’ bir eğitimle sokaklara salınması ayrı bir olgu ve benim şu an belirttiğim ışımayı karartmıyor.)

Şimdi diyeceğim  biraz abartılı gelse de; “Bana göre şu an özellikle İstanbul, dünyanın her türlü sanat ve yaratıcı gücünün yoğun bulunduğu  kentler arasında ilk üçe girer.”  Bütün Türkiye de bundan nasibini alıyor.

Bu savlama beni başka bir noktaya götürüyor.  İngiliz asıllı Amerikalı profesör  Leslie Lipson, 87 yaşında yazdığı
“Uygarlığın Ahlaki Bunalımları” kitabında  belgeleyerek şu sonuca varmıştı; ” Belirli zamanlarda sanki ışınlanmışcasına  dünyanın belirli yörelerinda sanatsal ve düşünsel etkinlik yoğunlaşması olmuştur. “   (Buna örnek olarak MÖ 6ıncı yüzyıl Atinası, 16ıncı yüzyılı İtalyası, 17inci yüzyıl Alman dünyası gibi yerler zaman ve kişileri ile belirtilmiştir.)  Bu ışıklanmanın hemen ardından ise aynı yörelerde sosyo-ekonomik  çok önemli gelişmeler olmuştur.

Sonuç olarak Lipson’a göre; “Yoğun düşünsel ve sanatsal etkinlikler,  ardından gelecek sosyo-ekonomik gelişmelerin belirtisidir.”

Ben bu savlamaya inanıyorum, Türkiye çok önemli olumlu gelişmelere gebedir.  Toplumun üretebildiği zengin içerikli sinema filmleri, görsel ve yazın sanatları bu gelişmelerin belirtileridir.